Çok oldu ama döndük

Uzun zaman oldu.

Halbuki geçen yazımda yarın görüşürüz demiştim. Galiba söz vermek bana yetişmiyor… O zaman, yazıları iyi şekilde programlamak lazım, ders yapar gibi. Denemek lazım !

Haydi bu güne bakalım.

Geçen yazıda fransız yazar Raymond QUENEAU’dan bahsetmiştim. Devam edelim oysa.

Yazarın “Exercices de style” (Egzersiz dö stil) adı ile aşağıda devam eden metinin en basit şekilidir.

Konu : “Yazar, otobüse binerken, kurdele yerine örülmüş iple süslü olan şapkalı ve uzun boyunlu genç bir bay ile karşılaşıyor.
Genç diğer yolcu ile yüksek sesle tartışıyor; sonrada boş bırakılmış bir koltuğa gidip oturuyor. Bir kaç zaman sonra, yazar aynı gençi arkadaşınla pardösünün düğmesini yukarı çıkarmasını tavsiyeyi verirken yine karşılaşıyor.”
Bu kısa metin 99 kere rivayet edildi ve 99 değişik şekilde. Film yapıldı, kabarelerde sahneye çıktı bu metin. “Exercices de style” (egzersis dö stil) (başlığın anlamı edebiyat yazı yazma oyunları gibi anlanır) Queneau’nun en popüler kitapların biridir.

Ve şimdi bunu Türkçeye tercüme edelim ki, siz okuyucu bu 99 şekilleri anlayınız. Ama tercüme sadece fransız metin anlamak için değil; türkçede kullanılan deyimleri, sözleri ve dilbilgisi kullanılmasınla yazılacak.

Haydi bu maceraya çıkalım !

Aramızda fransızcayı bilen varsa, bu metin Oasisfle.com  http://www.oasisfle.com/culture_oasisfle/ebooks.htm  sitesinden takip edilebilir.

 

Ve 99 biçimleri listeleyelim ve aşağıdakı listeye yayınlanmış metinleri eklerim :

Rengarenk; Rengarenk (RQ 1)

Bahçivan veya Botanik;

Zoologik;

Tıpsel;

Köylü;

Geometrik;

Ünlemli;

Değerli;

Mısraları on ikişer heceli şiirli;

Soneli;

Gastronomik;

Vs.

Cünkü daha da var… Bu gün bu kadarı yetsin…

Reklamlar

Rengarenk (RQ 1)

Bir gün eflatun otobüste bulunuyordum. Burada baya gülüç bir genç vardı : boynu mor renginden, şapkada ince bir kordon. Aniden mavili bir adam ile tartıştı. Insan otobüsten indikçe onu durmadan kakıştırıyormuş diye adamı azarladı. Ve der demez sarı bir koltuğa atılıp oturdu. Iki saat sonra, Yeşil Türbe’nin önünden ona yeniden denk geldim. Esmer bir arkadaş ile beraber idi ve arkadaşı ona kırmızı pardüsesine beyaz bir düğme daha dikilmesini tavsiye ediyordu.

Önsöz burada : Çok oldu ama döndük

Yakın bir sene sonra, Fransız yazar Raymond Queneau ile geliyorum…

Screenshot_2015-09-15-20-13-59-1Raymond Queneau* 1950 ile 1960’ların Fransız yazarıdır. Belki kiminiz onu bilirsiniz.

(*okunuşu Remon Köno ve arkadaşı Fransuğa Lö Liyone, grub da Ulipo (uvuruğar dö literatür potansiyel) okunur.) (iyi ki her gün hece ile yazmıyorum…)

Oulipo, “ouvroir de littérature potentielle”* “olabilicek edebiyat açıcıgı” demektir. Patafisik grubunun bir branşı idi. (Patafisik ne demektir başka zaman araştıracağız.)

Raymond Queneau ve arkadasi François Le Lionnais*, Oulipo grubunu kurdukları zaman yâni 1961’de, kendileri ünlü edebiyat yazar ve fransız edebiyatına büyük hizmetindediler. Edebiyatın yazma kurallarını ıspatlamak ve nasıl bükülebilir deneyler kurmak niyetindedi ; bunu için metinleri herhangi bir şekilde toplayıp, yeniden ortaya çıkarıp ve örneklendirilip yeniden üzelerinde çalışmaya ve araştırmaya sunmaktadı.  Edebi akımı gibi değil ama bir çalışma grubudu. Bundan dolağı, yeni yazma kurallar ve kısıtmalar ortaya çıkarıp, hele matematik yardım ile, meydan okuyorlar.

Örnek mi istersiniz ?

Tek bir kısa metini tam 99 şekilde yazdı. Ilk saf metin böyle: “Adamın biri otobüs durağında arabayı bekleyip geldiğinde binerken birkaç insanı anlatıcıyıda kaktırıyor.” Bu masal nasıl 99 şekilde yazıla bilir sizce ? Bi’ düşünün…

Yarına kadar. Gelecek toplantımıza kadar desek, bence daha doğrudur çünkü bir kaybolup bir sene yoktum buralarda… Bende bu arada birkaç tanesini tercüme edeyim…

Devam edecek… Gerçekten !

Yeniden hoşbulduk !!!

Köyden Hikayeler (2) : Var mıdır otlarda canavar !

Balkondan güneş bakıyor. Tozlu karebodura yalınlak basıyor ve o yerleri ısıtıyor. Aman ne güzel manzara vardı dışarda !

Her yer yemyeşil ; rüzgar üfleyip otları dalgalandırıyor, çiçek tozlarını havada uçuttuyor ve kırlangıçları kanatlarından destekleyor. Bir yandan bulut gibi beyaz güllerin parfümü, diğer yanda ıhlamur çiçeklerin bal kokusu, papatyaların sıcak, tatlı esintine birleşip her yanı sardılar, ve de sarıyorlar.

Beni aşağı çağrıyorlar :

“Çık sokakğa,

Gel bahçeye,

Bizim aramıza ulaş,

Buyur, hoş geldin.”

Diyorlar, çığlık atıyorlar.

“Kapını camını açta,

Adımını atta,

Bize yaklaşta,

Hemen şimdi.”

Diye ötüyor sızlıyorlar.

“Sonsuzluğumuza kavuş !”

“Hop-pala !” İçimden bir ses kopuyor birdenbire. “Sen gitte ev kapısından bir bak. Orada bir merdiven görürsün ve o, seni taa sokağa kadar indirir. Ne dersin ?”

Bu akılı iki kere dedirtmeden dışarı fırlayorum. Ne heves bu ! Yüksek otlar arasında yürümek, el gibi açmış çiçek koklamak, taze yaprak koparmak, yeni oluşan meyve saymak. Belki daha uzun beklersem, bir iki hayvan da görebilirim. İnce filiz otlarda yeşil çekirgeleri ; dallarda konmuş birkaç serçe kuşları ; ağaç gövdelerinde koşturan sincap efendi’yi ; nemli, minik su çukurlarda koca kurbişleri ; soğuk taş aralarında sıyah pırlantalı yılanları göreceğimden sabırsızlanıyorum.  Gözlerim yataklarından fırlayor, ellerim hareket etmekten kopuyorlarına rağmen, ben o belgesel sahne yaşamaya can atıp ölürüm. Bana dünyanın tüm şehirlerin anahtarlarının her birini hediye etsinler, ben bu iki kuru, yabani otları bırakıp gitmem… gitmek istemem…

Gidemem !

Çünkü bu otlar ayağıma dolandılar, bilekten kelepçediler ; beni salmazlar ki, onları ben kazmam da. Biz birbirimize o kadar yakınız ki, ot içine düşersem, ancak bir masalcı beni bulur ve dünyaya efsane bir karakter oluşurum.

Ben huzur içine yatıp, çimen içinde öğlen üstü uykusuna dalmaya uğraşıyorum, şu anda.

Yüzüm göklere bakıyor, o mavisim ışık sakinleştiriyor beni. Ta yükseklerde, az sayıda kırlangıçlar uçuyorlar ; ikindiden sonra ağaçlara, otlara yaklaşıp sinek yakalayaçaklardır. O zaman bir ötüyorlar ki, eflâklar[2] ne kadar hoş oluyorlar. Saat kendi yoluna devam ederek, akrep yelkovanın peşine düşerek, güneş batı kapısına yaklaşır. Tahmin ettim gibi, kırlangıçlar kendilerini yukarıdan aşağa salıp düşüyorlar, otların üst kısmını değer değmez hemen yeniden yükselip uçuyorlar, gagalarında bir sinekle. Böylece, kanat ve uçuş sesi oluyor, orkestra düzeni gibi. Beni iyice uyandırıyor. Gördüm ki, kuşlar bu şekilde arka arkaya otlara dalıyor, yedi sekiz dokuz oldu, öyle bir hünerleri var ki şaşırtıcı şekilde bıraktılar beni.

Birdenbire kanat sesleri tuhaflandı. Çırpıntılar daha dayanıklı, daha acı çeker gibi duygularıma yansıdı. “Ah, seni pusuya saklanmış bir kedi yakalamıştır,” diye acındım o zavallıya. Yapıcak bir şey yok, “sonuçta o kedi senin gibi acıkmış olmalı ve bugünkü nasibini küçücük zarif kırlangıç efendiden çıkardı…” Ben efkârlanırken, çırpıntı daha da sertlendi : bu kuşcaz zor bir yudumdu demek. Otlar baya baya sallanıyor, toz havaya uçuşor. Merak edip dirsek üzerine kalkıp, kuş nereye düştüğünü gözle arıyorum. O yerde, zenzele oluduğu gibi, ayrık otları, tiftil ve anasonlar yerden yere sallanıyorlar. Sanki fırtına o bölgeye gelmiş ortalığı temizliyor.

Bu olaya daha da meraklanıp ayağa kalkmaktayım. Hemen. Ayağa kalkmak istiyorum ancak ellerimi, kollarımı, bacaklarımı yerden, topraktan kaldıramıyorum. Otlarla dolanmıştılar. Derken, kolumu sertçe çekmekteyim ama çekemiyorum. Engel olan bir şey var. O otlar bilek, dirsek ve diz etrafına bir sarıyorlar, urgan ipi gibi, beni sıkıca yere bağlıyorlar. Sinsi ve soğuk halleriyle, diri bir mahlukat gibi yerde, üzerimde kayıyorlar. Ters dikenler derime batıyorlar, kan akana kadar ; damla damla, deriden süzülüyor. Bir değil, onlarca batkan dikenler canımı acıtıyor ; cağıra bağıra yere ve yerde yatık otlara sürünlüyorum. Kuş gibi çırpınıyorum, direniyorum. Kablo gibi ot gövdeler, ben direndikçe daralıp bıçak gibi kesiyor.

Otlar sıktıkça, kendileri eğiliyorlar ; başakları başıma, gövdeme deyiyorlar. Bana yaklaşıyorlar. Yakın, daha yakın ; deriye yapışıyorlar, gözlere batıyorlar, ağıza doluyorlar ; daha ağırlaşıyorlar ; soluğu kesiyorlar ve bu yere çakılıp kaldım.  Nefesiz canım vücuttan çıkacak, havasız ölüm.

Ancak ettimde bir ısırma gibi bir duygu hissettim. Onlarca başaklar beni ısırmaktalar. Onlarca otlar beni yimeğe çalışıyorlar. Diri diri.

Ben kabusa dönerken, son düşüncem yandaki mezarlığın otsuz, çiçeksiz, bitkisiz, boş ve çıplak toprağa yöneldi. Şimdi anladım sebebeni. Bu dünyada her şey bilinmez ; ebediyen…

Yazı arkası (filmlerde sahne arkasıdan alıntı akılı) :

Bu öykü türkçeden ilk öykümdür. Bir sene evvel yazdım, 2013’te, 20 mayıs’ta. Tabii, konu yaşadığım ortamdan alıntı ve de yaşadım bir olay, duygular dahil. O otlar o kadar yüksekti ki, vücudumun tamamı içinde kayboluyordu – amerikanların mısır tarlaları gibi… Ayaklara sahiden dolaşıyorlardı… Ama birini öldürecek gibi değil ! Fakat kendini suda boğuluyor hissini oluşturdu. Bu yüzden, artık oradan uzak duruyorum. Her tarafını lengerlenmedikten önce, adımı atmam. Böylece hayatımı kurtarmış olurum… Ve o mezarlık sahiden bomboş, bitki ötürü. Birkaç zavallı çiçek ve selvi ağaçlardan hariç, yer mezar taşlarını sırıtan dişler gibi meydana getiriyor.

 

 

Cookies’ler !

10 Kelimeler : Akıllı Cümleler #2 : B’liler

10 kelimeler : akıllı cümleler 2. turumuza bizi/beni B harfine gezdirdi. (Tercüman Kültür Yayınları) sözlüğüm eşliğinde aşağıdaki 10 kelimeler sıraya dizildiler.

                Buğday, bisküvi, baklava, boylam, bitap, birey, buram, beyan, beşir, batur.

İyi okumalar. İyi Yorumlar !

Damla çıkolatalı pasta bisküviler… in en büyük düşmanıyım, ben !

Bunlara “cookies” denir, benim dilden – fransızca’dan ; ve “kukiz” okunur benim dilden – türkçe’den. İnglizce’de veya amerikanca’da (aynı dil, ayrı devlet bu ikisi) kurabiye manası vardır. Damla çıkolatalar ve çerezliler, buğday ve nugatin içine batmış özellikler ile ünlüdür. Bundan sonra, cookies kelimesi bütün bisküvilere ve kurabiyelere geçti ; tabi, tek bir coğul kabul eder, bu ünlü kurabiyeler !

Cookies’ler benim “péché mignon’dur.”* Hediye edecekler duysun, bana beşir olsunlar. Kendilerine de… Bitâraflı olalım.

Kolay gözükülse de, ve yapanlar reçeteyi iyi uygularsada, cookies’lerin kıvamını tutturmak bayağı zahmetlidir. Neşter kullanması gibi zor ; baklava onun yanında çocuk mağırfetti. Bense, hazır hamur tozunu kullandım ve yine o meşruh kuru pastanın kıvamını bulamadım. Zaten özcüler bu tozu tercih etmezler. Hayır ! Hamuru kendin hazırla, kendin pişir ve kendin sun !

Her boylamda bulunan, bizim küresel bisküvi, Türkiye’de bulunmamaktan az kaldı, her taraf buram buram yayılacaktır. Görürsünüz ! Bende onları yemek için zorlanmayacağım ! Kehanet gibi beni beklerler ! Marketlerin raflarda yeri var, bakkallarda (halen bakkal var mı, bu günlerimizde ?) nadir mi ? Fransa’da ise, cookies pazarı en az yirmi markadan oluşuyor. Raflar dolu taşıyor, beyan etmekteler sanki !

Cookies’lere bitabım, dayanamam : ondan iyi anlaşırız ; bahadır Annam için, hiç de değil. Şaka mı, zulüm mü ? Anlamadım gittim ! Bazen güldürüyor, bazen üzüyor ! Haydi, ben de batur olayım ; bunları geçelim ki daha uzun saatler yaşayalım. Dinleyin bi’ – eğer şimdiye kadar uykuladıysanız !

Anektot zamanı !

Markete her gittiğimizde, bisküvi ve kurabiye sihirli sıralarını mutlaka gezeriz. Hiçbir şey almasazda ; bilmem, paketler gözlerimizi sevindiriyor mu bizi yoksa sanal kurabiye parfümü geliyor mu bize ? Annam mı, ben mi, o küçük kuru tatlılara bakmaya bayırırız. Bir de yisek de… Her zaman Annam : “Büskütlerden ne isterseniz alın !” der. Eliyle, koluyla, havada daire çizerek paketleri gösterir. Tabi, seviniriz biz ! Ne güzel bir ikram ! Biri iki dedirtmeden, kimimiz diğer bisküvilere, ben cookies paketlerine dalarım. Annam : “Hayır, sen, bırak bunu, kapkara ve şeker dolu; sen de, bebek misin o miniklerin seçtin; ve sen, şu pahalıya gittin” birer birer engeler bizi. Ben, “Karası, çıkolatadan; şekeri, kurabiyelikten oluşur. Hani istediğimizden alabilirdik ?” der ona. O, aldırış etmeden, başka kurabiyelere yöneltir, sonra bir bahane bulup almadan marketten çıkarız. Evde de, başka bir gün pişirirsiniz der ve unultulup gider…

Markette gidene dek. İlginç çember oluşur…

Bu neye alamettir, hiç de bilmedim. En son bir gün olur da cookies’lere kavuşurum. Ancak o ana kadar, yavan ekmeği margarinle yağlayıp toz kristal şekere bulayıp saat dört (1) tartini (2), sıcak sütlü çıkolata ile, tatlı şeker yiyorum.

Cookies’leri hayal ederek…

Sizde de var mı, gıda ile sizin aranızda böyle sıkı bır takıntı ? Yorumlarda bi’anlatın, lütfen. Sizi iki gözümle dinliyorum…

Not:

Bilmediğim kelimeler : Beşir: İyi haber getiren, boylam: longitude; bitap: güçsüz, bitkin; batur: yiğit, bahadır.

“Birey” kelimesini nasıl kullanacağımı bilemedim ! Örnek verir mi, biriniz, lütfen ? “Birer” ’e çevirdim.

08/08/2014 konu akıl edildi, düzenlendi yâni yazıldı. Ve bugün kelimeler serpildi ; damla çıkolata misâli…

* “péché mignon”, küçük sevimli bir hata; “peşe miyon” okunur.

(1) Fransa’da öğleden sonrası, tatlı veya tuzlu yemek arası saat 4’te alınır ; İngliter’de saat 5’te.

(2) Ekmek diline, tereyağ/sanayağ ve benzeri tatlı veya tuzlu hamur sürmek, “tartine” denir/ “tahtin” okunur. Gittikçe yayınlaşıyor ama bildiğim kadar, bu usülün temeli fransızdır.

Vampir (3. bölüm)

Şişman göbeğini sıvaslayan Carl ve tabureye yeniden yerleşşen Cat, kara kara düşünüyorlardı : “Nasıl olur da Annabelle onları kadar sarhoş değildi ? Halbuki, onları kadar, belki de fazla, içiyor !” Kendilerini çok fena hissediyorlardı.

Cat, Annabelle’i sarhoş gördüğünü hiç sanmıyordu. Aynı oranda içki içtiğinden emindi ama. Bir ara düşündü. Süphesiz, Annabelle, içki işleri gayet ciddiye yükledi yâni schnaps şipariş etti. Ha ! Schnaps ! Yanından ayrılmayan şişelerden. Bende ona başlar… Bi dakika, bi dakika ! İçiyorum ! İçtim de ! Ve o şişeyle tamamen sarhoşuldum ! Ayağa kalkan Cat, kendi tabureye attı : “Evrenin en büyük sırlarından biri işte.” salladı. Birden işte !

Annabelle yeniden gülümsedi. Ama çok değil, yoksa dengeyi kaybedip ve tabureden düşmekten korkuyordu ; etekleri uçuşurken, kafayı ta barın kenarına vururdu, tam çok olmuş şarap üzüm tanesi gibi.

“O anda,” seslendi kendi kendine ve içten gülüyordu, “mor kelebekler beyinden uçarak çıkardı !”

O kadar sarhoş olmamıstı. Belki de rekor kırmıştı. Ve bu basit fikir – tuvalet gidip ve… Nedir şu kelime ? Hanımlar sıcaklıyorlar. Evet, kesinlikle ! Beygirler terliyorlar, beyler de terliyorlar, hanımlar sıcaklıyorlar. Belki başka şekilde deniyor ama bu fikir – tuvalet gidip ve… – sadece korkunç idi. Bir hanım kıza  yakışmıyor.

Ama riske girmek gerek : lavaboya burada bulunan bütün adamların bakışların altında titreye titreye uğramak idi. Yoksa utanç dolu bir şey buracıkta yapacaktı. Sakın, Annabelle hanım idi, prenses gibi, ve herkese örnek idi – görevi idi, bu ! Crow’nun adamlarına sıcrayacak bir sorumluluk vardı !

Tabii, çok mühüm bir meali vardı, tüm bu cümlerde ; ama lavabonun yolunu açılmıyordu !

“Garson !” çağırdı. “Bir kadeh daha !”

Ve tabureden kaydı, ince yüksek topukların üstüne saplandı, çok şükür. Hedefine uğramak amacıyla, birkaç kere adımladı. Bu arada, Cat ve Carl  inanamadılar, bakıştılar ve bir kadeh te ? Bir tane daha ? Sarhoş değilmidi, bu hatun ? Kötü ile savaşanlardan en sert adamlardan olduklarına rağmen, kendileri  yere düşmemeye uğraşırken masada kağıt peçeteye umitsiz odaklanmaya kaldılar. Kahretsin ; bir tane daha mı içecekti ?

Ne yapabilirlerdi ? Seçimleri neydi ? İkinci çağre, yâni kadın karşısında pes etmek, daha beterdi.

Carl yutkundu : “Bana da.”

Garson, tetikte ve sapık akılla, Cat’a doğru döndü : “O zaman, size de mi ?”

Cat, sararken, evetledi. Bütün hayatı gözüne geldi.

Bu arada, Annabelle, ikisini sert adam oyunlarına bıraktı ve çekip gitti. Ama kapıyı itmeden önce, onlara döndü ve havalı :

“Garson, vazgeçtim.” dedi.

Üç adamlar ona dik dik baktılar. Annabelle derin derin düşündü, sanki alkoldan vefat etmek hoş bir gezinti görülür mü gibilerden. “Evet, vazgeçtim !”

Ve kapıdan çıkıp gitti.

Adamlar bu fırsatı boynundan yakaladılar.

“Ben de.”

“Aynen.”

Garson, kalan içkiler bakakaldı. Bu günün masrafları bu ayyoşlardan olmayacaktı.

28/02/14 ‘te tercüme edildi; Joh Carpenter’de alıntı.

10 kelimeler : akıllı cümleler ! Çağrı #2 : B’liler

Yazı yarışmamıza devam edelim. Bi’bakalım bugün neler yazabilirim – çünkü daha tek başımdayım. O yüzden çağrı ilan ediyorum : zorlu yazmayı seven olanlar, bana eşlik yapar mı ? Okulda kompozisyon yazmak gibi… Çağrıyı duyanlar, tabi !

Yazı tur ile şeçilişimiz bize/bana B harfini verdi. Ve (Tercüman Kültür Yayınları) sözlüğümden aşağıdaki 10 kelimeler sıraya dizildiler.

                Buğday, bisküvi, baklava, boylam, bitap, birey, buram, beyan, beşir, batur.

Her kelimeleri yazı tipini değişik olursa – yâni Kalın, italik veya türü (ör: arial, times new roman, vb) şekilde – iyi olur; tek okunuşta gözümüze birden batar !

Bir veya iki hafta  içerisinde yazıp (veya daha uzun bir müddette olabilir yeter ki yazma keyfiniz olsun) bloglara yayınlayalım. Blog yoksa, dert etmeyin : yakın/uzak arkadaş blogdan veya benimkinden yayın olabilir.

Hadi, yazıya konalım.